29 Şubat 2008 Cuma

Gölge - Başlangıç

Karanlıkta ağır aksak ilerleyerek höyüğün önüne geldi. Gece geç vakitte arayan profesör, kendisiyle Ekrem'i höyükde bulabileceğini söylemişti. Acele etmesini de eklemişti.

Karanlıktı heryer, zifiri karanlık. Sadece höyüğün kapısından gelen soluk bir ışık vardı. Karanlığın sardığı bir hiçliğin içindeydi. Çevresinde taşlar ve kısa boylu otlardan başka hiçbirşey yoktu. Az ilerdeki koruluğu saymazsak tabii. Mert, kapıya doğru ilerledi. Ayağı bir taşa takıldı. Tökezledi. Düşmedi. Hızla höyüğün kapısına geldi. Yerde duran telsizi belli belirsiz ışıkda fark etti. Uzanıp onu yerden aldı. Şaşırmıştı. Yüz ifadesi değişti. İçinde merak ve endişe uyanmıştı. Bu hisleri yüzüne yansıdı. Telsizi açmak için ne yapması gerektiğini düşünerek kurcalamaya başladı. O an arkasındaki karanlıktan bir çıtırtı geldi. Hızla arkasını döndü. İçine bir korku düştü. Ne de olsa bomboş bir arazide, karanlığın içindeydi. "Kim var orda?" diye karanlığa seslendi. "Ekrem? Profesör? Siz misiniz?" diye karanlığa doğru bağırdı. Cevap yoktu. Birkaç adım ilerleyip, etrafı görmeye çalıştı. Sanki karanlığı görebilecekmiş gibi gözlerini kıstı ama hiçbirşey seçilmiyordu. Sesi çıkartan neyse ona hala korku veriyordu.

Kapıya doğru gitmeye karar verdi. İlerlemeye başladı. Tekrar ayağı takıldı. Sinirlendi. Bu sefer canı yanmıştı. Kızgın bir şekilde höyüğün belli belirsiz ışık yayan kapısına doğru baktı. O an arkasından yaklaşan ayak seslerini farketti. İlk önce bir, ardından birçok ayak sesi. karanlıktan gelen ve ona doğru yaklaşan ayak sesleri. Adımlarının altında ezilen kurumuş otların kırılmalarını duyabiliyordu.

Çevresindeki diğer insanlara oranla daha cesurdu Mert. Fakat içine sığmayan bir korkusu vardı şimdi. Arkasına dönüp gelenleri görmek istemiyordu. Bakmak istemiyordu. Her an soğuyordu hava ve diken diken oluyordu tüyleri. Ayak sesleri gittikçe yaklaştı ve yanından geçmeye başladılar. Kulakları duyuyordu fakat gözleri ayak seslerinin sahiplerini görmüyordu. Korku tüm bedenini sardı. Bir titremedir aldı Mert'i. Sesler ilerliyordu ama görüntü halen yoktu. Otları ezen ve kıran ayak sesleri höyüğe doğru yöneliyordu.

İçine sığmayan korkusu daha da dayanılmaz bir hal aldı. Ekrem ve profesör! Onlar höyüğün içindeydiler! Korkusunu yenmeye çalıştı. Bağıramayacak kadar korkuyordu. Kusmak üzereydi. Korkusunun dehşeti içinde telsiz geldi aklına ve nasıl çalıştıracağını bulmak için harekete geçti. Açma düğmesi olduğunu düşündüğü bir düğme buldu ve basıp "Ekrem! Profesör! orda mısınız?" diye seslendi. Bir müddet sessizlik. Tekrar sordu Mert ve cevap geldi "Burdayız da sen kimsin?" Mert şaşırmıştı. "ben Mert oğlum, profesör çağırmıştı geldim." diye cevap verdi. "Profesör mü? Yok lan çağırmadı." Mert, tartışacak vakti olmadığının bilincine vararak bağırdı "Ekrem, hemen dışarı çıkın! Hemen! Bir tehlike var!". "Ne tehlikesi?!! Birşey yok? İçtin mi olm lan sen?" ses tonunda bir alayla cevapladı Ekrem. ısrarla "Hemen çıkın dışarı! Hemen!!!" diye haykırdı Mert. Bir müddet Ekrem'den cevap gelmedi. Ardından "Tamam olm, sakin ol, ben geliyorum şimdi dışarı, bekle,bi yere ayrılma" diye cevapladı Ekrem. Mert "kapının önündeyim, bekliyorum" diye yanıtladı. Sonra kısa süren bir sessizliğin ardından, Mert'in korkusu yavaş yavaş geçmeye başlamışken ki bu değişim suratındaki rahatlamadan da belli oluyordu, höyüğün içinden bağırtılar duyuldu.

Önce bir karmaşa, sonrasında ise giderek artan bağırışmalar ve çığlıklar yükseldi. Mert birkaç adım geri gitti. Tekrar telsizi kaldırıp bağırdı "Ekrem!!! Ekrem!!! Neler oluyor orda?!!". Telsiz sessizdi ama çığlıklar devam ediyordu. Mert, içeri girmek istedi. Bunun içinse sadece bir adım atabildi. Korkusu onu alıkoyuyordu. Telsiznden bir cevap geldi "Mert! Hemen kaç!!! Hemen kaç olm! Durma, bekleme, kaaç!!!" Mert telsize bakakaldı. Korkuyla büyümüş gözleri telsizden ayrılıp höyüğün kapısına yöneldi. Çığlıklar devam ediyor ama gittikçe azalıyordu. Korkusu devleşti. Bir iki adım geri gitti ve telsizi elinden fırlatarak ilerideki koruluğa doğru, elinden geldiğince hızlı koşmaya başladı.

Ayağı takıldı, devrildi, bir çığlık attı, kalktı ve koşmaya devam etti. Elleri kanıyordu, dizleri parçalanmıştı. Tekrar düştü. Bir müddet kalkamadı. Bir ağaç dalına tutunup, doğruldu. Sağ dizi kötü kanıyordu.Topallayarak ilerlemeye çalıştı. Karanlıkta, gözgözü görmeyen karanlıkta, korkusuyla ilerledi. Düştü, emekledi ve gücü tükenmeye başlayınca git gide yavaşladı. Sırtını, bir ağaca yaslayıp, orda kaldı. Son düşüşü kafasında derin bir yara açmıştı. Kan alnından yanaklarına süzülürken derin bir uykuya daldı.

Derin uykusunda, gözlerini bir anlığına açtığında, birşeyin kendisini sürüklediğini gördü. Hiçbirşeyi seçemiyordu. Çok kan kaybetmiş olmalıydı. Halen sersem gibiydi. Sadece birşeyin kendisini sürüklediğini görmüştü. Şimdiyse yerdeki otların sürtüşü canını acıtıyordu. Elleri, dizleri, kafası acıyor ve zonkluyordu. Gözlerini, bir teslimiyet olarak kapadı tekrar. Bir uyku yada baygınlıktı.

Gözlerini kapamasıyla bir başka acının içine çekilmesi bir oldu. Ellerinin, dizlerinin ve kafasının acısından daha keskin bir acı. Daha yoğun. Bir iç hesaplaşma başladı. En iyi arkadaşını, korkusuna yenilerek, bir an bile arkasına bakmadan, onu kurtarmak için uğraşmadan, orada bırakıp gitmişti. Çığlıkları halen duyabiliyordu sanki, titredi. Ekrem'i, en iyi arkadaşını, orada bırakıp gitmişti. Belki ölmüştü. Bilemiyordu. Koruluğa girerken, sanki arkasından bir kırılma ve bir çökme sesi duymuştu ama korkusu o an için herşeyden daha büyük olduğundan, bundan bile emin değildi. Bu düşünceler dönerken kafasının içinde, yenileri eklendi onlara. "Ya insanlar?, ya diğerleri?" diye düşündü "Benim için ne diyecekler şimdi? Korkak? Hain? Arkadışını, en iyi arkadaşını bırakıp arkasına bile bakmadan kaçtı diyecekler. Nurseli teyzeye nasıl açıklarım olanları? Peki Pınar? Çökecek kızcağız. Ama hepsi, hepsi beni, beni suçlayacaklar.Sen bıraktın orda onları diyecekler." Nurseli teyzenin yaşlarla sılanmış ama kendisine nefretle bakan yüzünü gördü. Pınar'ı ağlarken hayal etti. "Be, ben, ben birşey yapamazdım, hiçbirşey yapamazdım, yapamazdım." diye mırıldandı. O an sıyrıldı düşlerinden ve gözlerini açarak "yapamazdım" dedi. Ağlıyordu. Gözlerini sildi.

Bir evde olduğunu gördü. Bir koltuğa yatırılmıştı. Koltuk, odanın kapısına bakıyordu. kafasını yavaşça çevirdi. Hala çok bitkindi. Oda loştu. Anlaşılan akşam oluyordu. Etrafa bakınmaya devam etti. Kapının yanında açık duran bir televizyon vardı. Gözleri bulanık görüyordu. Gözlüğünü korulukda düşürmüştü. Sonra odanın karanlık köşesine doğru çevirdi gözlerini. Korku damarlarından hızla akmaya başladı ve tüm bedenini sardı. Karanlık köşede bir silüet ona doğru bakıyordu. Ona bakanın Ekrem olduğunu biliyordu. Son görüşmelerinde üzerinde aynı kıyafet vardı. Tüm bulanık görüşüne rağmen onu seçebiliyordu. Titremeye başladı. Gözlerini kapayıp sayıklamaya başladı "yapamazdım, yapamazdım, yapamazdım..." ve kabuslarla dolu bir uykunun içine çekildi.

Tekrar uyandığında güneş yükselmişti. Oda aydınlıktı. Hızla kafasını bir öncekigün Ekrem'i gördüğü köşeye çevirdi. Birşey yoktu. Sadece bir baca deliği ve aşağıya akmış suyun bıraktığı siyah izler vardı. Rahatladı, derin bir nefes aldı.

"Nihayet uyanabildin, dün sabahtan beridir uyuyordun Mert" dedi bir ses. Mert hemen toparlandı. Yattığı yerde doğruldu ve sesin geldiği yöne doğru döndü. Kendisiyle konuşanı gördü ve hayal görüp görmediğini merak etti. Hayal olmadığını anlaması uzun sürmedi. Dizindeki acı hala devam ediyordu, baş ağrısı ise tekrar başlıyordu. Kendini toparlamaya çalışırken karşısındaki adama bakarak "Siz kimsiniz? Tanışmış mıydık?" diye sordu. Adam sakin bir tavırla "Ben Sedat, seni dün sabah, her sabah yürüyüş yaptığım korulukda buldum. Aslına bakarsan yürüdüğüm normal güzergahtan biraz uzaktaydın. Sesini duydum ve merak edip bakmaya karar verdim. yaralıydın ve sayıklıyordun. Bende seni eve götürmeye karar verdim. Önce biraz sırtımda taşıdım ama yorulunca sürükledim. Kusura bakma, soğukda kalmıştın ve bir an önce buraya getirmek istedim seni." diye cevap verdi. Bir müddet durdu "Şey..., ismini cüzdanından öğrendim, belki birtelefon numarası filan bulurum diye almıştım onu. Umarım kızmazsın...Ekrem'in arkadaşısın demek." Mert şaşırmıştı, adama biraz telaş ve biraz korkuyla baktı. Mert'in endişesinin farkına varan Sedat "Şey, cüzdanında ikinize ait bir fotoğraf gördümde, onu okuldan tanıyordum ben de, iyi bir insandı." dedi. Mert'in aklı iyice karışmış ve iki gün önceki geceye geri dönmüştü. Çığlıklar geldi biranda kulağına ve Sedat'ın "insandı" deyişi. Sanki gelmiş ve geçmişti. "Neden insandı dedin?" diye sordu. Sedat, kafasını hafifçe öne eğerek "bu zamanı mı bilmiyorum ama er-geç öğreneceksin nasıl olsa. Ekrem, profesör Naci bey ve ekib, geçen gece höyükde araştırma yaparken, höyük çökmüş ve hepsi orda hayatlarını kaybetmişler." dedi. Sesi üzüntülüydü. "İyi çocuktu Ekrem, yazık oldu. Tabii diğerlerine de üzüldüm ama aralarında birtek Ekrem'i tanırdım."

31 Ocak 2008 Perşembe

Gölge

Telefon çalıyor. Israrcı. Gecenin bu vaktinde kim olaki?
Karanlığın içinde yorgan hafifçe oynuyor. Bir el yorganın içinden çıkıp baş ucundaki abajuru arıyor. Önce gözlüğe denk geliyor el ve onu bırakıp aramaya devam ediyor. Telefon ısrarla çalıyor. El bu sefer telefona ulaşıyor ve ahizeyi kaldırıp yatağa doğru çekerken yatakda yaşlı ve çökmüş bir beden doğruluyor. Telefonun ahizesini sağ eline alıp kulağına götürürken, sol eliyle de abajuru yakıyor. Soluk ışık yüzündeki kırışıklıklarda bir mağbet edasıyla gölgeler oluşturuyor. Grotesk görüntü kısık gözlerini kırpıştırırken, boğuk ve yorgun bir ses telefona cevap veriyor.

"Efendim...Evet benim...Nasıl?!!"

Boğuk ses heyecanla incelip, titriyor.

"hemen geliyorum."

Ahizeyi yerine bırakan el, dönüşte gözlüğe uzanıp alıyor. Grotesk şekil gözlüğü takarken ince kollar, yaşlı elleri taşıyamayacakmışcasına titriyor. Derin bir soluk. Eller yatağa gömülerek yaşlı bedeni itiyor. Doğrulurken kadim kemikler kırılıyormuşçasına sesler çıkarıyor.

Oda abajura rağmen karanlık. Yaşlı adam, kapıya doğru ilerliyor. Kapının yanındaki ışık düğmesini arayarak buluyor ve yakıyor. Koyu ahşap mobilyalar odanın da adam kadar kadim olduğunu anlatıyor. Büyük ağır ve cevizden yapılma olduğu belli olan bir dolaba yaklaşıp, kapısını açıyor. İçerden siyah bir takım çıkartıp, kapıyı kapatıyor.

Ağır hareketlerle, bir ayin edasıyla giyiniyor. Eski aynanın karşısına geçip, papyonunu düzeltiyor, saçlarını tarıyor. Old Spice parfümünden sıkıyor ve titreyen elleri şişeyi yerine bırakırkenşişe devriliyor. Yaşlı şekil, iki elini komidine yaslanarak eğik duruyor ve titriyor. Sol eli, hızla kalkıp inen göğsüne uzanıyor ve kalbini tutuyor. Şekil güçlükle doğruluyor. Sol eli kalbinin üzerinde, sağ eliyle cebinden dil altı hapını çıkarıyor. Kutuyu sağ eliyle açmaya çalışırken kutu düşüyor, yuvarlanarak yatağın altında kayboluyor. Derin bir iççekiş. Şekil yatağa oturuyor. Çökmüş.

Odanın ağır kapısı gıcırdayarak açılıyor. Şekil kafasını kaldırmıyor bile. Odanın yetersiz aydınlığında çok az belli olan karanlık bir gölge akıyor içeriye. Şekil bezgin ve boğuk bir sesle.
"Seni bekliyordum...Hazırım...Seni bulduğum güne lanet olsun!"

Gölge dalgalanıyor. Karanlığı artıyor. Ağır ağır ilerleyip karanlığıyla şekli sarıyor...

Telefon çalıyor. Israrcı. Grotesk şekil, yerde hareketsiz yatıyor. Gün ağarırken oda aydınlanıyor. Belli belirsiz bir gölge, bir iç çekişle dalgalanıp yok oluyor.

24 Aralık 2007 Pazartesi

Öç

Köy evinin içinden gelen gerginlik ve telaş dolu sesler zaten titreyen ellerinin daha da kontrolsüz bir biçimde titremesine yol açıyordu. Sigarasını zar zor ağzına götürüp derin bir nefes çekti. O an ölseydi şu anda hissettiklerinden daha az rahatsız olacağını biliyordu. Ama kafasında dolanan tek bir cümle vardı "Çocuklar ağaca gitmişler!". Bu olmamalıydı. Olamazdı."Çocuklar ağaca gitmişler!" Zaman nasıl geçiyordu, içerde neler olup bitiyordu, hiçbirini bilmiyordu. Bilmeye korkuyordu. "Çocuklar ağaca gitmişler!". Dalga dalga bir korku sarıyordu içini.

Omzuna bir el dokundu "Efkan dede, gel otur şöyle"
Jandarma komutanıydı bu, çocukları bulamayınca jandarmaya haber etmişlerdi. Oturmak için hamle yaptı. Kapı açıldı. Dışarı Ferhat çıktı. Efkan dede bir korkuyla yüzüne baktı ama Ferhat gülümsüyordu. "Çok şükür birşeyleri yok, birkaç morarıklık, birkaç çizik, ağaçtan düşmüşler." Efkan dede gözlerinde korkuyla Ferhat'a bakarak "Meyva yemişler mi? Elma yemişler mi?" diye haykırdı. Ferhat'ın yüzünde ki gülümseme kayboldu. Jandarma komutanı da irkilmişti. Aşağıda, bahçede bekleyen askerlerde bağırtıyla ayaklanmışlardı. Ferhat soğuk kanlılıkla "Yok baba bişey yiyememişler, dala uzanırken düşmüşler."dedi. Efkan dede bir rahatlamayla dizlerinin üstüne çöktü. Ferhat ve komutan Efkan dede'yi hızla yakalayıp bir sandalyeye oturttular. Ferhat babasının yakasını açıp rahat nefes almasını sağlamaya çalışırken, annesi ve eşine su getirmeleri için bağırdı. Bir yandan babasının bileklerini ovarken bir yandan da Ferhat'ın kafasının içinde saklanmış korkuları uyandıran bir ses yankılanıyordu "Elma yemişler mi?"

Efkan dede kendine geldiğinde sabah olmuştu. Yanında ki koltukta Ferhat şişmiş gözlerle ona bakıyordu. Gece hiç uyumadığı belliydi. Babasının uyanmasıyla ayağa kalktı "nasıl hissediyorsun baba? daha iyi misin? çok korkuttun bizi." Efkan dede yattığı yerden doğrulurken Ferhat ona yardım etti. Babasına bir bardak su uzattı. Efkan dede suyu içip Ferhat'a sordu "çocuklar nasıl?" Ferhat gülümseyerek "iyiler, erkenden uyudular, yorulmuşlar." diye cevap verdi. "Peki sen nasılsın baba?" dedi endişeyle. Efkan dede yataktan doğruldu "daha iyiyim, korktum torunlara bişey olacak diye"

Korkmakta da haklıydı belki. Yıllar öncesi geldi gözlerinin önüne. Ferhat'ın kolundan tutup gel benimle dedi. Üstlerine birşeyler alıp dışarı çıktılar. Sabahın serinliğinde yaklaşık bir saat yürüdüler. Harap olmuş tahta bir çitin yanında durdular ve karşılarında ki ucubeye bakmaya başladılar. Koskoca, bomboş, çorak, kurak arazinin ortasında bir kibir ve nefretle dikilen tek bir ağaç. Dalları yanına yaklaşacak olanı kucaklayacakmışçasına uzunmış kollar gibi. Kabuğu karanlık. Siyah değil, sade bir karanlık. Efkan dede bir sigara yakrı ve çitin yanına oturdu. Ferhat da yanına çömeldi.

"Daha çok gençtim, onyedi yada onsekizdim. Buraların ağaçlık olduğu zamanlardı. Şu uzakta ki ormana kadar heryer çeşit çeşit ağaçtı. Köyün en zengini Eşref bey vardı. Burdaki topraklarda onundu. Birgün köyün gençlerini çağırdı yanına. Gittik. Ormanda derin bir çukur kazmamızı istedi. Hepimize birer çuval un verecekti. Yokluk yıllarıydı, kabul ettik. Gittik çukuru kazmaya başladık. Eşref bey yanında birkaç yabancıyla geldi. Gavur oldukları belliydi. Çukurun yeterli olduğuna kanaat getirmiş olacaklar ki durmamızı istediler. Bir kamyon gelip çukurun içine onbeş, yirmi tane varil attı. Gavurlar memnun gözüküyorlardı. Çukuru kapatın dendi, kapattık." Efkan dede yerinde huzursuzca kıpırdandı ve sigarasından derin bir nefes çekti. Ferhat da yanına oturdu ve bir sigara da o yaktı. Sabahın serinliği içine işliyordu.

"İlk önceleri pek fazla üstünde durmadıktı. Hatta unuttuk. Ama orman unutmadı." Tedirgince bir derin nefes daha çekti.

"Hayvanlar gitti önce. Ne kuşu kaldı, ne geyiği. Sonra ağaçlar ölmeye başladı. Meyveler çürük çıktı başlarda. Sonra yaprak vermedi mevsimlik ağaçlar. Tomurcuklanmadılar bile. Çamlar bile döktü iğnelerini. Rahatsız olduk tabii. Kimisi köyü terk etti. Kimisi bir daha bu yöne gelmedi. Derken tüm burda ki ağaçlar öldü, bir daha canlanmadılar. Yerde ot bile bitmez oldu. Bir gece çok büyük bir fırtınada, bir yıldırımla çıra gibi yandı gitti hepsi. Geldik, baktık. Bomboş bir araziydi. Yangından sonra Eşref bey araziyi değerlendirmek için ekmek istedi. Her türlü tohumu denedi. Yurtdışlarından bile getirdiyse de tutmadı. Onca çaba, onca uğraş boşa gitti. Derken bunların üstünden birkaçyıl geçmişti ki, bu uğursuz toprakda bir tek ağaç büyüyüverdi. Bir elma ağacıydı. Ama gören tövbe edip geçer oldu. Büyüdü yıllarca, büyüdü. Ama ne yaprağı oldu, ne de bir meyve verdi. Ta ki..."Derin bir nefes daha.

"Eşref beyin bir oğlu vardı. Benden iki yaş büyüktü. Büyük şehirde okuyordu. Birde kızı. Bir yaz abi, kardeş aileleriyle birlikte baba evine ziyarete geldiler. Hem abinin hemde kardeşin ikişer çocuğu vardı. Dördüde oğlandı. Cumartesi günü öğleye yakındı. Bir haber geldi. Çocuklar kayıptı. Toplandık, aramaya başladık. Akşama doğru çocukları bulduk. Ağacın yanında yatıyorlardı. Bir tanesi o sıcakta öyle titriyordu ki üzerine bişeyler örttük. Diğerlerinde hareket yoktu ama yaşıyorlardı. Ama kanımızı donduran birşey vardı. Yerde yenmiş elmalar vardı. Daldaysa iki adet elma duruyordu. Eşref bey çocukları doğruca şehir hastanesine götürdü. O gece ikisi öldü. Ertesi geceyse bir diğeri. Sonuncusu sağ kaldı ama hastalıkların pençesinden yıllarca kurtulamadı diye duyduk. Torunlarının ölümüyle deliye dönen Eşref bey,adamlarını gönderdi kessinler diye bu gudubeti. Ne balta işledi merete, ne motor. Traktörle çektiler. Traktör kırıldı, ağaç kımıldamadı. Artık en son çözüm dediler. Döktüler benzini üstüne yaktılar. Günlerce yandı. Kokudan dumandan yanına yaklaşılmadı. Ama söndüğünde gene orda duruyordu. Üstünde iki elmayla. O günler geçti. Eşref bey bu acıdan sonra burda daha fazla kalamadı. Taşındı gitti. Bizden de ne bu tarafa yaklaşan oldu, ne de evladını gönderen. Sizleri de yıllarca uzak tuttuk buradan. Ta ki düne kadar. Ama Allaha şükür korktuğum başımıza gelmedi. İşte budur bu ağacın hikayesi. Daha doğrusu Öcün hikayesi. Eşref bey o gün buraya aldığı parayla ne gömdürdüyse, toprağın kalbine hançeri saplayıp onu öldürmüş oldu. Ama birgün o hançer döndü onu vurdu. Toprak birgün öcünü aldı." Yerinden doğruldu. "Şanslıymışız. Bizimkiler o elmaları yiyememişler."

Ferhat düşünceli bir şekildebir müddet yere baktı. Sonra kafasını kaldırıp babasına baktı. "Cem kendine geldiğinde şöyle dedi baba, Cenkle ağaca tırmanmış ve elmaları almak üzereyken Cenk onu aşağıya çekmiş. Cenkse kendisini birşeyin çektiğini ama düşerken Cem'e tutunmadığını söylüyor."

Efkan dede pek şaşırmamış görünüyordu. Bir sigara daha çıkardı. Boş paketi buruşturup cebine koyarken "Artık daha fazla dikkat zamanı" dedi. Ve baba oğul evlerine doğru yola koyuldular.

Ateş yok

Su çok hızlı akıyordu,karşıya geçmek için sığ ve taşlık bir yer arıyordu saatlerdir. Ama ne bir sığlığa denk gelmişti ne de bir köprüye. Nehrin akış yönünde yürümeye devam etti. Sık çalılardan nehrin yakınına gidemediği bir yere geldiğinde güneş bulutların arasından bir görünüp bir kayboluyordu ve saat öğleni geçiyordu. Yürümeye devam etti. Nehirden iyice uzaklaşmıştı,nehrin bendi yükselmeye başlamıştı. Nehri gözden kaybetmemek için ağaçlıkların arasından yükseltiye tırmanmaya başladı. Nehri tam olarak aşağısında görebileceği bir tepenin üstündeydi ama çalılardan ve sık ağaçlardan nehrin kenarına inmesi mümkün değildi. Yorulmuştu da zaten. Çantasını çıkarıp sırtını bir ağaç kütüğüne vererek yere oturdu. Çantasından bir sandviç çıkarıp afiyetle yedi. Saatlerdir yürümek onu onu acıktırmıştı. Matarasını alıp biraz dasu içti. "Birde sigara yaksam güzel olur" diye geçirdi içinden.

İş ortamının ve şehrin karmaşasından uzaklaşmak istemişti. Ama güneye gitmek yerine Karadenizde sakin bir yerde tatil yapıp ormanda yürüyüşlere çıkmayı tercih etmişti. Tracking yapmayı üniversite yıllarından beri severdi. Sabah erkenden kalkıp havanın yağmayacağından emin olup yanına yiyecek birşeyler alıp yola koyulmuştu. Teknolojiyi bu tür yürüyüşlerde yanında bulundurmayı sevmezdi ama gene de insanın tek başına çıktığı bir orman yürüyüşünde neler olabileceğini kim bilebilirdi. O da bu sebepten yanına cep telefonunu ve çakmağını almıştı. Aslında çakmağını almasının sebebi sigaraydı elbette ama gene de hayatta kalmamı sağlayacak bir araç demek daha fazla hoşuna gidiyordu.

Çantasından sigara paketini çıkardı. Sağında,çok yakında bir hışırtı duydu. Fafasını hemen o yana çevirdi ama bişey yoktu. "Faredir" diye geçirdi içinden. Sonra aklına "salondan bir ses geliyor bey" e verilen cevap olarak söylenen faredir "fare" geldi ve gülümsedi. Paketten bir sigara alıp ağzına koydu.Sonra o çok değerli,üzerinde "Mean Motherfucker" yazan Zippo'sunu çıkartıp çıkartıp kapağını açtı ve çakmağı ateşledi. Kıvılcımlar çakmayı yaktı. Ateş yükselirlen bir anda ani bir rüzgarla sola yatıp söndü. Şaşırdı. Çünkü dal bile kıpırdamıyordu. Biraz serindi sadece. Ve Zippo rüzgarda kolay kolay sönmezdi. çakmağı tekrar yaktı,tekrar bir rüzgar ve söndü. Birkaç kez daha denedi ve gene aynı sonuç. Bu sefer çakmağı göğsüne iyice yaklaştırıp, elleriyle her yanını kapatarak yaktı. Sönmedi. Kafasını eğip sigarasını yakmak için uzandı. Sigarasının ucu ateşle buluştuğu anda ensesinin yanından akarak avucuna dolan rüzgarı hissetti. Bir yılan gibi gelmiş ve avcunda ki çakmağı söndürmüştü. Ama sigarası yanmıştı. Hızla ayağa kalktı. Bir hışırtı duydu. Ve o an ağzında ki sigarasının ucu ezildi. Sanki görünmez iki parmak onu ezmişti. Sigarasını yere düşürdü ama sigara halen yanıyordu. Bir hışırtı daha oldu ve yerdeki sigara tamamen ezilerek söndü. Toprakta bir ezilme izi vardı. Ne izi olduğunu çözecek halde değildi. Hayatında hiç bu kadar korkmamıştı. Sırtını bir ağaca yaslamıştı. İster istemez geri çekilmiş ve ağaca kadar gerilemişti. Birmüddet kıpırdayamadan durdu. Aklı kaçmasını emrediyordu ama kasları bu görevi yerine getiremiyordu. Öylece kalakalmıştı.

Bir müddet sessizlik oldu. Sonra hışırtı tekrar başladı. önünde birşey dolanıyordu. Yerdeki yapraklara ve otlara sürünüyordu ama hiçbirşey göremiyordu.

Derken hışırtı yakınına geldi ve birden kesildi. Korkudan titriyordu. Alnından terler akıyordu. Birden tok bir ses duydu "Ateş YOK!!!"

İşte bu onu harekete geçiren şey oldu. Korku damalarından akıyor ve aklını ele geçiriyordu. Hemen arkasını döndü ve koşmaya başladı. Elinden geldiğince hızlı koşuyordu. Arkasına bakmaya cesaret edemiyordu. Koştu. Nefesi tükenene kadar koştu. Geldiği yön saydığı yöne doğru koştu. Aradan ne kadar geçtiğini bilmiyordu ama hava kararıyordu. Yıllarca yaptığı yürüyüşler sayesinde yön duygusu gelişmişti.

Artık koşacak gücü kalmamıştı. Sırtını bir ağaca yaslayarak oturdu. Nefes nefeseydi. Matarasını kemerinden çıkarıp birkaç yudum su içti ve nefesi normale dönene kadar bekledi. Kalp atışları normale dönüyor gibiydi ama korkusu gitmemişti. Öylebirkorkuyla kaçmıştı ki çakmak hala elindeydi. Avcunu açıp çakmağa baktı. O anda hışırtıyı tekrar duydu. Yakınındaydı. Kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Ve söz geldi aklına "ateş yok"

Avcunda ki çakmağı parmaklarının ucunda tutup yukarı kaldırdı. Çakmağın iyice görünmesini sağladı. Ardından montundaki fermuarlı cebin fermuarını açtı. Göstererek çakmağı bu cebe yerleştirdi, fermuarı kapadı. O anda nerden geldiği belli olmayan ama onaylamayı andıran bir homurtu duydu.

Yerinden yavaşça doğruldu, kafasını eğerek selam verdi. Geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Yalşalık bir saat yürüdükten sonra tanıdık birkaç şey gördü. Yürümeye başladığında dikkatini çeken yanmışbir ağaç ve o ağacı sarmış sarmaşıklar. "Sanki acısını dindirmek istiyorlar" diye düşünmüştü. Biraz daha ilerleyince yola ulaştı. Burdan otele on dakikalık yolu kalmıştı.

Yola indi. Tekrar matarasından birkaç yudum su içti. Ve otele doğru yürümeye başladı. Korkusu tam olarak gitmiş değildi ama içinde bir rahatlama vardı. Ve biliyordu ki bir daha asla ağaçlık bir alanda sigara yakmayacaktı.

Gölet

On dört yaşındaydı, arkası merdivene dönük arkadaşlarıyla konuşurken dengesini kaybedip merdivenlerden yuvarlandığında. Eve gittiğinde kilodunda ki kanı görünce babaannesiyle hastaneye gitmişler ve bekaretini kaybettiğini öğrenmişlerdi. Bekaretini bir kaza sonucu kaybetmişti ve bunun mutlu bir ilk geceye inen büyük bir darbe olduğunu düşünüp gülmüştü yıllar sonra.

Omzuna bir el dokundu, arkasına döndüğünde dudaklarını okuduğu kişinin "Gülüç mü?" dediğini anladı. "Hayır" diye cevap verdi iki durak ötesini göstererek. Adam teşekkür edip giderken bahçe duvarından düştüğü o an geldi gözünün önüne. On altı yaşındaydı ve mahalledeki arkadaşlarıyla birlikte bahçelerinin yeşillenmiş çardağının yanında bahçe duvarının üzerinde oturmuş çekirdek yiyorlardı. Hava kararmıştı ve hafif serin bir esinti vardı. Yıldızlar azar azar beliriyorlardı gökyüzünde ki o an birine gözü takıldı. Kafasını kaldırıp daha iyi görmek istedi. Ama geriye çok gitmişti, bir anda dengesini kaybetti. Son hatırladığı tok bir sesti. Ve o duyduğu son sesti. Üç gün sonra gözlerini açtığında karşısında ağzını oynatanları gördüğün de gerçeği anlamış ve ağlamaya başlamıştı. Dedesi ve babaannesi ellerinden geldiğince tedavi için uğraşmışlar ama hiçbirine cevap vermemişti. Bir süre sonra da bu durumu kabullenmişti.

Kabullenmeyip de ne yapacaktı ki? Daha fazlasıyla daha çocuk yaşta tanışmıştı. Bir trafik kazasında ailesini kaybettiğinde daha iyi yaşındaydı. Araba takla atarken arka camdan fırlamıştı. Bir kaşı baştan başa çizilmişti ve orda hep bir iz taşıdı bugüne dair. Ama gene de çok beklemişti balkonda ailesinin geleceği günü. hayatın adil olmadığı hatta hayatın iyi olmadığına kanaat getirmişti ama nedense tüm bunlara rağmen yaşama duyduğu bağı koparamamıştı.

Büyüyünce iş bulması da kolay olmamıştı. Duymadığı için pek fazla iş şansı olmuyordu. O da dikiş nakış kursuna gitmiş, kendine bir iş edinmişti evde de olsa.

Minibüse bindi. Muavine parayı uzattı. Artık onu tanıyan muavin araç kalktıktan sonra toplanmasına rağmen paraları onun ücretini gülümseyerek aldı.

Eve vardı. Evi bahçe içerisinde iki katlı bir evdi. Dedesi ve babaannesiyle birlikte yaşıyordu. İçeri girdiğinde dedesi ona gülümsedi. Kelimeleri düzgünce söyleyerek ona "Hazırlan, sabah pikniğe gidiyoruz" dedi. Severdi pikniği ve ormanı oldum olası. Doğa onun için hep bir kaçış olmuştu yıllardır.

Odasına çıktı. Pek hazırlık yapacak bir şey de yoktu ya hani. Gene de serin olursa diye bir hırka çıkardı dolaptan. Ve lekelense de umursamayacağı bir kot pantolon, bir de üstünde kocaman bir papatya olan mavi bir gömlek. rahat yürüyebilsin diye düz tabanlı spor ayakkabılarını da hazır etti. Pikniğe hazırdı.

Sabah erkenden kalktı. Çayı demleyip termosa doldurdu. Bu arada dedesi ve babaannesi de uyanmıştı. Tüm hazırlığı akşamdan yapmış olduğundan babaannesi, çantaları alıp arabaya bindiler ve yola koyuldular. Dedesi arabada giderken üzülmesin diye müzik açmazdı. “Teybin çaldığını görüp, duyamamanın acısını yaşamamı istemiyor” diye düşünürdü.

Bir saatlik bir yolculuktan sonra temiz havası insanın başını döndüren ormanın içinde bir açıklığa vardılar. Babaannesiyle kahvaltıyı hazırlarken, dedesi iki ağacın arasına bir hamak kurdu.
Kahvaltılarını ettikten sonra dedesi hamağa uzandı. Babaannesi de bidondaki suyla bulaşıkları yıkıyordu. Yüksek olduğunu düşündüğü bir sesle “ben biraz yürüyeceğim, fazla uzaklaşmam, cep telefonum yanımda, titreşimi de açık” dedi. Babaannesi onaylayarak kafasını salladı. Dedesi de hamaktan ona el sallıyordu.

Olduğu yerde gözünü kapatıp, kollarını iki yana açarak ve kafasını gökyüzüne dikerek dönmeye başladı. Bir anda durup yüzünün baktığı yönde yürüdü.

Ağaçların arasından geçti. Böğürtlen koparıp yedi. Bir kaplumbağa gördü ve yanına gidip sevmeye çalıştıysa da kaplumbağa “kabuğumdan başka sevdirecek yerim yok” gibisinden içeri kaçtı. Yürüdü. Çiçek topladı. Ve aradan bir saatin geçtiğini fark edip geri dönmeye karar verdi. Geldiği yöne geri yürüdü.

Aradan yarım saat geçti ama piknik yaptıkları yeri göremedi. İçine bir kurt düştü ama korkusunu bastırıp yürümeye devam etti. Ağaçlar sıklaştı. Artık resmen korkuyordu. Cep telefonunu çıkardı. Hat yoktu, daha da korktu. Daha hızlı yürümeye başladı. Artık hedefsizce yürüyor, bir yandan da bağırıyordu. Kendisine bağırılıyor olmasının faydasız olduğunu bildiği halde sesini duyarlarsa onu bulabileceklerini ümit ediyordu. Yürüdü, yürüdü,yürüdü. Dallara çarparak, tökezlenerek yürüdü. Gücü kalmadı, ümidi de. Artık daha fazla yürüyemeyeceğini düşünerek bir ağacın altına çöktü. Gözlerinden yaşlar art arda iniyordu. Kadersizliğinin onu burada da bulduğunu düşündü. Aklına yıllar önce okuduğu, Stephen King’in “Tom Gordon’a aşık olan kız” adlı kitabı geldi. O kız da ormanda bir yürüyüşte kaybolmuştu. Bir ayı takılmıştı peşine. Burada ayı var mıydı? Peki ya kurt? Çakal da olabilirdi. “Kaplumbağa olduğu kesin” diye geçirdi içinden ve gözyaşlarının altında gülümsedi.

Biraz dinlenip tekrar yürümeye karar vererek sırtını ağaca yasladı. O anda bir kuzgun gelip birkaç metre ötesine kondu ve gakladı. En azından gakladığını sanıyordu gaga hareketinden . Cebinden, gezinirken yerim diyerek yanına aldığı fındıklardan bir tane çıkarıp dişiyle kırdı. Sol eliyle kabukları cebine koyarken, sağ eliyle kuzguna fındığı uzattı. Kuzgun tedirgin adımlarla yaklaşıp fındığı ani bir hareketle kaptı ve hızla geri çekildi. Fındığı yiyip tekrar gakladı. Hızlı ve paytak adımlarla ona yaklaştı ve tekrar hızla uzaklaşıp gakladı. Bir müddet bekledikten sonra gene aynı hızla yaklaşıp uzaklaştı. “Ya korkudan aklımı kaybettim yada onu takip etmemi istiyor” diye düşündü. Ama ne olur ne olmaz diye sol koluna sıkı bir çimdik attı. Uyumuyordu. Canının yanmasını dindirebilirmiş gibi çimdiklediği yere elini hızlıca sürtmeye başladı. Bir yandan da ayağa kalktı.

Kuzgun hızlıca birkaç metre daha yürüdükten sonra havalanıp bir ağacın pek yüksekte olmayan bir dalına kondu. Onu takip ettiğinden emin olmak istiyor gibi dönüp kendisine baktığını görünce gülümsedi. Yaklaşınca kuzgun daha ilerde ki ama görebileceği bir mesafede ki başka bir ağacın alçak bir dalına kondu. O yaklaştıkça kuzgun birkaç ağaç ileriye giderek ona rahatça ilerleyebileceği bir yol gösteriyordu sık ağaçların ve yüksek çalıların arasında. Arkasına baktığında geçtiği yerlerde geçtiğine dair bir iz göremedi. Kafasını kaldırıp dalda ki kuzguna bakıp tatlı ama yüksek bir sesle “ kaybolmadığımıza emin misin?” diye sordu. Kuzgun ukala bir tavır takınmışcasına kafasını diğer yana çevirip yukarıya baktı. Sonra tekrar başka bir dala.

Bu şekilde yaklaşık kırk beş dakika devam ettiler. Zaten serin olan orman havasının daha da serinlediğini hissediyordu. Ama havada bir gariplik vardı. Daha bir tazeleyici, kendine getiren bir şeyler vardı havada. Çevredeki ağaçların bile renkleri daha bir farklıydı, yapraklar daha bir parlak yeşildi. Yerdeki çimenler bile üstlerine basıp geçtikten sonra tekrar dikiliyorlardı. Biraz daha ilerleyince ağaçlar açılmaya çalılar azalmaya başladı ve yerlerini binbir renkte çiçekler aldı. Hayranlıkla onlara bakakaldı. Kafasını kaldırdığındaysa daha şaşırtıcı ve büyüleyici bir manzarayla karşılaştı. Kayaların arasından akan suların doldurduğu, üzerinde nilüferlerin yüzdüğü küçük bir gölet vardı karşısında. İçinde ağaçların arasından düşen güneş ışıkları neşeyle dans ediyordu. Ağır adımlarla gözünü ayıramadan yaklaştı gölete. Yanına geldiğinde dizlerinin üzerine çöküp sudan yansıyan görüntüsüne baktı. Susadığını fark etti. Ellerini suya daldırıp birleştirerek avuçlarının arasındaki suyu ağzına getirdi ve içti. Bir kez daha ve bir kez daha. Her içişinde bir canlılık doluyordu bedenine. Bir ferahlık ve serinlik yayılıyordu içine. Görüntüler daha canlıydı artık. Suyun sesi bile bir ninni gibiydi. Dona kaldı. Bir titremedir aldı vücudunu. Elinden su döküldü gölete ve damlaların suya çarpışları yankılandı çevresinde. Gözleri yaşlarla dolu ayağa kalktı. Hafif bir rüzgar salladı yaprakları. Sesler! Sesler! Duyuyordu! Bu kesinlikle bir rüya olmalıydı. Kendine bir çimdik daha attı. Bu sefer canı ilkinden daha fazla yandı. Bu bir rüya değildi. Gölete dökülen suların sesi, yaprakların sesi. Kuzgun bir daldan diğerine uçtu ve gakladı. “gerçekten gakladın” dedi. Kendi sesini duyunca gözlerinden akan yaşlar arttı.

Bir haykırış kopartarak dizlerinin üzerine çöktü. “Aklımı mı kaybediyorum?” diye soruyordu kendine. Ağladığını duyuyordu. Gecelerce ağladığı zamanları düşündü. Kim bilir bu sesleri duyan babaannesi ve dedesi ne kadar üzülmüşlerdi. Dedesi ve babaannesi. Onları unutmuştu. Şimdi deliye dönmüş olmalıydılar. Cep telefonunu çıkardı cebinden. Gene hat yoktu. O anda aklına parlak bir fikir geldi. Daha önce hiç ihtiyacı olmadığı için melodi yüklememişti telefonuna ama telefonun kendisinde olan melodiler vardı. Hemen ilk melodiyi açtı, bir müddet dinledi, beğenmedi, bir diğerini açtı. Böyle birkaç denemeden sonra hoşuna giden bir melodi buldu ve cep telefonu elinde içinden geldiğince sallanmaya başladı. Onu uzaktan gören biri bir perinin ormanın içinde dans ettiğini düşünebilirdi. Böyle ne kadar zamanın geçtiğini bilmiyordu ama tekrar bir gaklama duyduğunda dans etmeyi bırakıp daldaki kuzguna baktı. “Evet, geç oldu farkındayım, gitsem iyi olacak, bana yolu gösterecek misin?” dedi. Kuzgun bir gaklamayla cevap verdi ve uçarak ilerde bir dala kondu. Kuzgunun konduğu ağaca baktı. Bir adım daha atacakken durdu. Hızla geriye döndü ve göletten birkaç yudum daha su içti. Ardından çabuk hareketlerle kuzgunun dalında durduğu ağaca doğru yürüdü. Çiçeklerin arasından geçti,. Renkleri büyüleyiciydi. Çömeldi ve derince içine çekti kokularını.

Bir gaklama daha. “Tamam,geliyorum” dedi gülümseyerek. Adımlarını sıklaştırarak ilerledi. Kuzgun bir başka dala geçti. Kafasını kaldırıp kuzguna bakarak ilerlemeye devam ediyordu ki biranda dizlerine kadar çamura gömüldü. Öne düşmemek için dengesini toparlamaya çalıştı. Başardı. Ama çamura dizlerine kadar batmıştı. Kurtulmak için bir şeylere uzanmak istedi ama uzanabileceği mesafede hiçbir şey yoktu. Korku doldu içine. Derken yavaş bir hareket olduğunu fark etti. Çamura ağır ağır batıyordu. Çırpınmaya başladı. Çığlıklar atıyor sağa sola uzanmaya çalışıyordu. Bu esnada dengesini kaybetti. Sırtüstü çamura düştü ve biranda boynuna kadar çamura gömüldü. Hala batmaya devam ediyordu. Daldaki kuzgunu gördü.Ona doğru elini uzattı. Bir yardım bekliyordu. Bir şeyler olmasını bekliyordu. Ama hiçbir şey olmadı. Çamur yavaş yavaş onu yutarken son duyduğu şey kuzgunun gaklamasıydı. Çamurun içinde bir karanlıkta kayboldu.

Omzuna değen bir elin onu korkutmamak için hafif ama uyandırmak için sert dokunuşunu hissetti. Gözlerini açtı. Dedesi karşısındaydı. Endişeli görünüyordu. Gözlerinin içine bakarak “iyi misin” dedi dedesi. Bir coşkuyla ona duyduğunu söyleyecekti ki eğer duyuyor olsaydı az önce dedesini duyacağının farkına vardı. “Demek ki bir rüyaydı” diye geçirdi içinden. Bir hayal kırıklığı kapladı içini. Kafasını kaldırıp “iyiyim” dedi. Dedesi “n’oldu sana? Her yanın çamur? Düştün mü? Bir şeyin var mı?” diye sordu. Öylece kalakaldı. Gözlerinden yaşlar süzülürken tepelerinden bir kuzgun gaklayarak geçiyordu.